zamanın içinde[1]
30/9/2008“Şu günün ansızlığı, yâd eder geçmişin saklı sokaklarını. Köşeler umuttur…”
Zamanın içinde yorgun bir ihtiyar gibiyim. Çevremde tüm sevdiklerim gecenin karanlığında sönen birer lamba.
Aniden bir aynanın içinden çıkıp, nefesinin kanatlarını sıradan geçen yaşantımın üzerinde hissettiğim benzerim; hayatımdan su gibi geçti.
Sonra ölüm…
Bekliyorum, nefsimin ve ruhumun karanlık mezara akmasını, cehennemin kapısını çalmasını.
Yaşamın mengenesinden kurtarıp, kör bir istasyonun peronuna bırakmak istiyorum; veled- i zinanın cami avlusunda başlayan seyahati gibi…
Boşalmış şişelerin, yarım kalan kadehlerin, köşelerde büzüşüp sızmaları sanki görmek isterler. Bir gölgenin ve anın izinde yeni geleceği aradığını bilmezler. Bir ayyaş, bir anarko- nihilistir.
Sıkılırım…
Bir yerlere bakarım. Rüyalarım çözüm üretmeden sabaha karışır. Kavuşamadığına inat.
Yaşamın düzenine, balık istifi konan hayatları [2] ; seyrederken, kendimi cezalandırırım. Ama en korkuncu; o günü, bitkisel hayatta geçen altı günü düşündükçe hissettiğim acı, bu cezanın yanında bin misli artar.
Flower Power’ ın mesihi buyursa da “Karpuz Şekerinde [3]”; üzülmeyeceksin… Oysa “O”; Bukowski’ nin Linda’ sı; Jéromé ile Silvia’ dır Perec [4] ’ in…
Tabuların tabutlarında bize servis edilen üçüncü sınıf lokanta menüsünde fiyatı pahalı kalitesi düşüktür yaşadığımız hayatın bedeli… Seçeneğiniz yoktur. Ya aç kalacaksınız, ya da o bedeli ödeyip o yemeği yiyeceksinizdir. Ve herkes yediği için; siz de yersiniz: Reklâm filmlerindeki hayatı düşleyerek. Sonra; “Yapay Cennetler [5]” de bir kadeh esrikliğinde huzura kavuşarak. Dingin, huriler arasında.
Raylarda, demirin orgazm sesleri. Bağırır; düüüt… düüüt. Çılgınca sevişmelerin son noktasıdır vardığı istasyon. Elinde şişesi bir adam. Kafası hafifçe yana düşmüş. Gelip geçenler; pis ayyaş, zıbarmış derler. Bir melek; amca, amca der. Annesi elinden sertçe çekip; bırak o ayyaşı kızım, der. O zavallı anne nereden bilsin onbeş yıl sonra o meleğinin bu peronda bekleyen bir fahişe olacağını. Nereden bilsin o perondaki insanlar o annenin patronuna verdiğini. Okuyucu, nereden bilsin o perondaki insanların hepsinin birer değersizler topluluğu olduğunu. Çünkü bunlar maskelerin altında yatan yüzleşemediğimiz gerçeklerimizdir. Karşımızdakine oynadığımız tiyatrodur. Ama herkes o ayyaş kadar olamamıştır. O gerçektir. O şişesindeki son damlayı içmiş, sonra sızmış ve cehennemin kapısını aralamıştır. Linda’ sına, Silvia’ sına kavuşmuştur.
Küçük melek yıllar sonra o günü hatırlar. Utanır. O bir fahişe, diğeri onurlu bir ayyaştır. Gerçekleri öğrendiğinde o ayyaşa karşı duyduğu sevgi bir kat daha artar. Bir aşkın tükettiği, kadehler arasındaki hayat: Sadakat ve bağlılık.
Niceleri yaşamıştır, acının acı şarabından içmeyi. Yaşamlarını bir anın peşinde koşarak, tüketerek hayatlarını anlamlı kılmış; geriye manifestolarını bırakmışlardır. Bohem hayatlarını akıllarda bellek izi yapmışlardır…
Oysa neden “O”. O’ nu benleştiren, vazgeçilmez kılan, böylesine hayat tüketen? Tanrıya inanmak için tanrıyı görmek arzusuna benzeyen bu sorular; hiçbir zaman göremediğimiz ama inandığımız tanrı gibi cevapsız; O’ na duyulan ilahi bağlılık. Hepimizin Ayten [6] ’ i gibi.
[1] Murat Ceyhan, Bir ayyaşın not defteri; internet ortamında yayınlanan güncel kitap
[2] J. Hendrix, hard rock’ ın babası. İnsanların balık istifi yaşadıkları hayata yeni bir boyut katmanın gerektiğine inanmıştı. [yazarın notu]
[3] R. Brutigan, Karpuz Şekerinde (Woodstock, Flower Power kuşağının mesihi. Kitabı, birinci Woodstock konserlerinde beat kuşağının incili olarak kabul edildi. [yazarın notu])
[4] G. Perec, Şeyler (Beat kuşağının önde gelen yazarlarından) ve “Yaşamı Kullanma Klavuzu”
[5] C. Baudrillard, Yapay Cennetler (Şarap içmenin erdemleri üzerine yazılmış, sevginin kutsallığını anlatan bir Fransız romanı
[6] Ümit Yaşar Oğuzcan, “Ayten” Şiiri

0 yorum yazılmıştır